Meta

Kategoriler


Eskiden çok sevdiğim bir sitede vardı: Tamamen boş, fonksiyonu olmayan bir buton :) "stress tuşunda anlam arayan varsa, derhal siteyi terketsin..."


Olayı abartmamak lazım tabi:






View Ertürk İhsan Limon's profile on LinkedIn


Red Hat Certified Engineer


VCP5 Certified


VCP6-DCV Certified


Birlikte yalnız kalabildiğiniz insanlar

Bir nedenle kaynağından silinirse kaybetmek istemediğim bir yazı:


İnsanlar ikiye ayrılır; birlikte yalnız kalabildikleriniz ve kalamadıklarınız. Bana göre birlikte yalnız olabilmek dünya üzerindeki en büyük samimiyet mertebesidir. Yanlış anlaşılmasın, bir birliktelik içinde yapayalnız kalmakla; birlikte yalnız olabilmek tamamen farklı şeylerdir.

Birlikte yalnız olabilmek aynı evin içinde, aynı tatilde, aynı arabada herkesin kendine ait bir odası olması demektir. Belki elinizi uzatsanız dokunabilecek kadar birinin yakınında olup da içinize dönebilme özgürlüğüne sahip olabilmektir. Düşüncelere dalmak, kitap okumak, yazı yazmak için yanınızdaki insandan kurtulmak zorunda kalmamaktır. Birlikte yalnız olabilmek birlikte uzun uzun susmak, o uzun sessizliğin tadını çıkarmaktır.

Birlikte yalnız olabilmek birbirinizin yanında bütün sosyal gerekliliklerin kalkması demektir. Bütün gün pijamalarda oturmak, özgürce çirkin, yaşlı, kaçık ve asık suratlı olabilmektir.

Bu mesele benim için insan ilişkilerinde neredeyse en önemli konuların başında gelir. Eğer benim gibi sosyal enerjiniz sınırlı ve dışa dönük süsü verilmiş içe dönük bir insansanız arkadaşlık, sevgililik, akrabalık her ne türden ilişki olursa olsun birlikte yalnız olabilmek büyük önem taşır.

Hele hele benim gibi hayli dürtüleriyle hareket eden bir insansanız o zaman herhangi bir insanla herhangi bir ilişki içinde kalabilmek için o hareket özgürlüğüne ihtiyaç duyarsınız.

İşin garip tarafı çoğu zaman evli, arkadaş, akraba olup da o mıç mıç ilişkler içinde yapayalnız kalırız. Etraf genelde çok kalabalık ve gürültülüdür, kendi sesimiz bir uğultuya karışıp gider. “Mış” gibi yapmak, uğultu içinde kendi sesini kaybetmek kadar insanı ruhsal yalnızlığa sürükleyen başka bir şey yoktur.

Halbuki birinin yanında, onunla birlikteyken iç dünyanıza dönebilmek çok büyük samimiyet gerektirir. Çoğu insan bunu kaldıramaz. Sizin kendi kendiliğinizi kişisel alır. Zira, bu hal sadece o iki insan arasında derin bir samimiyet gerektirmez, denklemdeki her bir insanın da kendisiyle samimiyetini gerektirir. Kendisiyle olamayan insanlar, başka birinin bu haliyle de kuşkusuz olamazlar.

Yalnız olmayı çok severim. Ama en çok biriyle birlikte yalnız olabilmeyi severim. O iki insanın kendi kendiliğinden doğan yakınlık gibisi yoktur. Aynı evin içinde bir kahve ya da öğle yemeği için buluşmak gibisi yoktur. Aklınıza harika bir fikir geldiğinde, hemen koşup anlatacak birisi olması gibisi yoktur. Birini kendi köşesine kıvrılmış kedi gibi mırlarken uzaktan seyretmek gibisi yoktur. Arada birinin yanınızdan geçerken yanağınıza bir öpücük kondurup gitmesi gibisi yoktur. Gece yarısı Nutella’ya birlikte yenilmek gibisi yoktur… Birbirinizin yanında özgürce çirkin, yaşlı, kaçık ve asık suratlı olabilmek gibisi yoktur…

Esra Sert

Kaynak: http://www.hthayat.com/yazarlar/esra-sert/1042187-birlikte-yalniz-kalabildiginiz-insanlar

DeLorean

Çocukluğumda ilk gördüğüm andan itibaren hayranı olduğum, resimlerini çizdiğim araba ben ona gidemeden ayağıma geldi sağolsun. Hayatta yapılacaklar listemden bir kalemi daha işaretlemiş oldum. Bir sonraki ehliyeti yeniledikten sonra kendisini kiralamak olacak 🙂

sebep

Nilgün ve Ferhan

 

Ferhan : Ne var bu gülümseyişin altında?
Nilgün : Sen varsın.
Ferhan : Anlamadım?
Nilgün : Sen varsın dedim ya. Ya ben az önce evde oturuyodum, kendi kendime dedim ki çok şükür Ferhan var dedim. Çok şükür dedim.
Ferhan : Yani sırf bunu söylemek için mi geldin?
Nilgün : Değmez mi?
Ferhan : Ne münasebet. Yanında başka bir mazeretin daha olsaydı mesela manava da gidiyor olsaydın bu kadar değerli olmazdı.

one of the greatest actors of all times

I can watch this a thousand times.

about being human

Bernard : Lifelike, but not alive. Pain always exists in the mind; it’s always imagined. So what’s the difference between my pain and yours, between you and me?

Ford : This was the very question that consumed Arnold, filled him with guilt, eventually drove him mad. The answer always seemed obvious to me. There is no threshold that makes us greater than the sum of our parts, no inflection point at which we become fully alive. We can’t define consciousness because consciousness does not exist. Humans fancy that there’s something special about the way we perceive the world, and yet we live in loops, as tight and as closed as the hosts do, seldom questioning our choices, content, for the most part, to be told what to do next. No, my friend, you’re not missing anything at all.

***

Ford : I’ve told you, Bernard, never place your trust in us. We’re only human. Inevitably, we’ll only disappoint you. Goodbye my friend.

***

Felix : Are you sure you’re gonna be okay?
Maeve : Oh, Felix. You really do make a terrible human being. And I mean that as a compliment.

Levent Kırca’nın veda mektubu

Ülkem kötü günlerinde birçok acıyla boğuşurken çocukluğumun sembollerinden birini daha toprağa verdi. Levent Kırca…

Barış Manço, Kemal Sunal… Hayatımıza kattıklarıyla bizzat tanımadan gidişlerine ağlatabilmeyi başarmış daha birçok eşsiz insan. Mekanları cennet olsun.

Yaşar Kemal’in Demirciler Çarşısı Cinayeti’nde geçen iki cümle her seferinde daha anlamlı: “O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık.”

O iyi insan, 5. Bodrum Türk Filmleri Haftası’nda Yaşam Boyu Onur Ödülü’ne layık görüldü. Ödülü almaya gördüğü kanser tedavisi yüzünden gidemeyince biz sevenlerine seslenmek ve veda etmek için oğluyla aşağıdaki mektubu yolladı:

***

1974’de TRT ile girdim hayatınıza. O günden bu yana baya bir zamanınızı aldım. 41 yıl… Teşekkür ederim size, anılarınızda bana yer açtığınız için.

Hayatımda sayısız ödül aldım. Renk renk, biçim biçim. Altından olup da bir şey ifade etmeyeni de var, tenekeden olup da paha biçilmezi de. Aldığım ilk bir kaç ödülü çalışma masamın üstüne koydum. Çalışacak yer kalmayınca camlı bir dolaba koydum. Dolap isyan edince odamı onlara tahsis ettim. Evi istila ettiklerinde ise sokakta kaldım.

Arada bir onları ziyaret ettiğimde hiç dertleri olmadığını gördüm. Üzerlerindeki toza rağmen şikayet edeni yoktu. Hepsi yerini biliyordu. Birbirlerine saygılılardı. Hiç kavga etmediler. Birbirlerini yemediler. Bir arada mutlu mesut geçindiler.  Altından da olsalar, tenekeden de olsalar, hepsi birer ödüldü. Hepsi eşitti.

İki kardeş bir çorap yüzünden kavga edebilirler. Ama komşunun çocuğu sorun çıkardığında iki kardeş birlik olur. Ev sahibi ile kiracı arasında problem olduğunda, bina yıkılacaksa birlik olurlar. O öbürünün tepesinden halı sarkıttığında kavga eden komşular, mahalle maçlarında birlik olur. Hacısı, ateisti takımı gol attığında sarılır, ağlarlar. Düşman ülke sana savaş açtığında ülke birlik olur.

Toprağım dediğin adamın her işine koşarsın. Memlekette yüzünü bile görmek istemediğin, başka şehirde canın, memleketlin olur. Toprak aynı toprak, biraz tozlu, biraz killi. Su aynı su, biraz berrak, biraz kireçli. İnsan olarak birbirimizi sahiplenmek, birleşebilmek için uzaylıların dünyayı istila etmesi mi gerekir?

Güzellikler paylaştıkça değerlenir, kötülükler çoğaldıkça kanıksanır.

Geçmişlerimiz ve benim jenerasyonumdaki insanlar için, eskiler her zaman daha güzel gelmiştir insana. Daha sağlıklı, daha diri, daha dertsiz gelmiştir. Daha adaletli, daha umutlu gelmiştir.

Eski zamanlar; ‘’Ah o eski zamanlardır’’..

Bu mektubumu sizlere ülkemizin değerli bir film festivali olan,  5. Bodrum Film Festivali vesilesiyle yazıyorum. O yüzden benim için yeri çok ayrı olan bir yönetmenden alıntı yapmakta sakınca görmüyorum. Woody Allen’ın Midnight in Paris filminde zaman atlamaları vardır. Film günümüzde başlar, basit ama fantastik bir yöntemle sürekli geçmişe gider. Filmde o geçmiş dönemler içerisinde Ernest Hemingway, Dali, Picasso, T.S. Elliot, Edgar Dega, Luis Bunuel gibi önemi tartışılmaz insanlara rastlarız. Hepsi, hangi dönemde yaşıyor olurlarsa olsun, kendi geçmişlerinin her zaman daha iyi olduğunu ve ona özlem duyduklarını belirtirler. Hepsinin ağzından ‘’Ahh, o eski zamanlar’’ cümlesini bir kez duyarız. Filmin ana önermesi ise sonunda en güzel ânın, içinde bulunduğun, yaşadığın an olduğunu belirtir.

Yaşadığımız şu an..

Şu an.. Elinizden yaşam boyu onur ödülünü alıyorum. Ödül vermek onore etmektir. Almaksa onore olmak. Düşünüp, cesaret edip, bir şeyi hayata geçirdiğinizde, birileri için değer görüyorsa, sizi ödüllendirirler. Bunun karşılığı maddi karşılığından büyüktür. O işiniz için ödül alırsınız. Yaşam boyu onur ödülü ise, yaşamda yaptıklarınızın, varlığınızın ya da amacınızın top yekün mükafatlandırılması gibidir. Bu ödülün anlamı benim için çok büyük.

Bu ödülü de eve götüreceğim. Ama diğer ödüllerin arasında baş köşeye koymayacağım. Ödülsen ödüllüğünü bil. Diğerleri neredeyse oraya, yanlarına koyacağım. O da onlarla birlikte tozlanacak. Onlardan biri olacak. Yaşam boyu onur ödülü de olsan, Cumhuriyet altını da olsan, kimseye ayrı gayrı yapamam. Diğerleri tozlu raflarda dururken, sana saray şeklinde dolap yapmayacağım. Çünkü ödül de olsan, sana hak ettiğin anlamı veren içinde bulunduğu dolabın büyüklüğü ya da şekli değil, bizim sana verdiğimiz değerdir.

İster misin şimdi böyle dedim diye, bu ödül beni mahkemeye versin?

Güzel şeyler paylaşabildiysek sizinle, ne mutlu bana. Benim jenerasyonumda bir insan çabalarının meyvesini görememe durumuna mı üzülmeli, yoksa daha kötülerini yaşamayacak olduğu için teselli mi bulmalı şu an bilemiyorum.

Yine Woody Allen, ‘’Bir yönetmenin en büyük hatası, bu kötü senaryoyu çekerek adam ederim demesidir’’ der. Siz de yönetmensiniz. Ailenizi yöneten, işinizi yöneten.. Etrafınızı yöneten. ‘’Şu an’’, yöneten. Birlik verip bu senaryoyu değiştirin ki, filminiz de iyi olsun.

Dik durun.. Adil olun, sabırlı olun, enerjinizin sirayet etmesine müsaade edin. Daha iyi bir dünyada görüşmek ümidiyle. Atatürk’le kalın, Cumhuriyetle kalın, hoşçakalın!!!

Zeki Levent Kırca (28 Eylül 1948 – 12 Ekim 2015)

dump it all… yours truly, the internet

http://www.psychologytoday.com/blog/fulfillment-any-age/201304/the-high-cost-facebook-exhibitionism :

Every time you post an update to Facebook, think very hard about the image you’re communicating and whether this is the image that will get you closer to achieving your life goals. You might also question your own motives. Ask yourself why you feel this need to share, or perhaps over-share, the details of your personal life. Are you trying to seek attention, approval, or acceptance? And are the people whose attention you seek really the people who care about you and your well-being? Those friends and family who value you for your inner qualities won’t be impressed at all by your online shenanigans and there’s a more than even chance that they’ll be put off by your lack of judgment in baring your soul, if not your body, for the whole wide world to see.

http://www.slate.com/blogs/future_tense/2013/08/19/oversharing_on_facebook_researchers_weigh_in.html :

But why? What compels us to tell the world with our fingers what we’d hesitate to utter in a room full of loved ones?

Social scientist and author Sherry Turkle thinks we’re losing a healthy sense of compartmentalization. Last year, researchers at Harvard found that the act of sharing our personal thoughts and feelings activates the brain’s neurochemical reward system in a bigger way than when we merely report the attitudes and opinions of others. Meanwhile, Elizabeth Bernstein of the Wall Street Journal asked around and concluded that our newfound urge to disclose is partially due to not only the erosion of private life through the proliferation of reality TV and social media, but also due to our subconscious attempts at controlling anxiety.

“This effort is known as ‘self regulation’ and here is how it works,” she writes. “When having a conversation, we can use up a lot of mental energy trying to manage the other person’s impression of us. We try to look smart, witty, and interesting, but the effort required to do this leaves less brain power to filter what we say and to whom.”

While all these viewpoints help us better understand the oversharing epidemic, they don’t exactly address how the Web itself entices us to expose information that we probably wouldn’t otherwise.

It seems the internet messed our brains up. Cheers!

Maybe we should also be posting the photo of the drinks we are toasting… meh…

sms spam

Eskiden spam sadece mail inbox’larındaydı. Görmezden gelebiliyorduk.

Uzun süredir ise cep telefonlarımızda, günde ortalama 100’den fazla kez kontrol ettiğimiz, bazılarımızın yapışık yaşadığı cihazlarımızda. Bu uzun süre önce birçok insan gibi beni de rahatsız eder boyuta ulaşmıştı.

Bazı eski cep telefonu modellerinde belirli numaralardan gelen çağrı ve SMS’leri engelleme özelliği biraz olsun bu soruna çözüm olabiliyordu. Ta ki firmalar artık numara yerine isimleriyle SMS atana kadar. Tüm GSM operatörleri bu gereksiz SMS’leri iptal etmek için çeşitli yöntemleri tüketicilere sunuyor. Ama ne yazık ki bunlar müşteriyi oyalamaktan öteye gidemiyor. Sonuçta aracı oldukları pazarlama yöntemi büyük bir gelir kapısı. O cephede çaba sarf etmenin zerre yararı yok ne yazık ki.

Aslında başından beri çözüm müşteri tarafında olmamalı ama mecbur kalıyoruz. Şükürler olsun imdadımıza yeni nesil akıllı telefonlar yetişiyor. Yeni uygulamalar artık SMS gönderen numara ve isime ek olarak içerik de filtreleyebiliyor.

Son kullandığım uygulama güncellemeler sonrasında problem yaşayınca değiştirmek zorunda kaldım. Şu sıralar “Clean Inbox – smsBlocker”ı deniyorum. Üzerinde Cyanogenmod 11 M9 (Android KitKat 4.4.4) olan Samsung Galaxy S3 i9300’de şimdilik düzgün çalışıyor.

Siz de bu mesajlardan bıktıysanız benzer bir filtre programını deneyebilirsiniz. Kullanabileceğiniz örnek filtre kelimeleri: kampanya, firsat, kazandiniz, kazanin, indirim, tatil, taksit, sinirsiz, kacirmayin, indirin, ucretsiz, digiturk…

sms

atrocity

Paul : I am glad that you have shot this footage and that the world will see it. It is the only way we have a chance that people might intervene.
Jack : Yeah and if no one intervenes, is it still a good thing to show?
Paul : How can they not intervene when they witness such atrocities?
Jack : I think if people see this footage they’ll say, “oh my God that’s horrible,” and then go on eating their dinners.

carpe diem

Bunu hiç %100 yapamadım. İstesem de zorlasam da yapamadım. Başkalarına göre hep gereğinden fazla düşündüm. Çoğu kez sonunu önceden gördüm, yol değiştirdim. Tercihlerimden çok nadir pişman oldum. Mutsuz da değildim. Hâlâ da değilim. Bu sırada da hiç yorulmadım aslında, aklın yapısı buydu. Ama etrafımdakileri yordum, çok yordum. Aklım çıkışı görse de labirentin bütün yollarını, bütün ihtimallerini inceleyip hesaplamadan rahat edemedi. Herkes keyifle dolanıyordu halbuki: “Hallederiz, yorma kafayı, salla gitsin.” Bazen imrendim. Belki de ondan denedim, zorladım. Sonra doğama karşı gelemedim, akışına bıraktım. Aslında içinden hiç çıkamadığım, orada özgürce dolandığım fikir tarlalarına geri döndüm. İnce ince eledim, çürükleri attım. Büyüttüklerimle beslendim. Çoğunun huzursuzluk deyip boğulduğu düşüncelerin, uzun hesapların sonunda aslında kendim ve çevrem için doğru olanı buldum. Labirentin içindekilerce garipsenmeye de alıştım zamanla. Hakları da vardı belki, garipti.

Geçmişe bağlıyorum. Hep hesaplı olan, o sayede bu günlere gelebilen öğretmen ana-babanın fazla gerçekçi, garantici oğlu… Gençliğinin başındayken bile önündeki yolu çizmek, ne olacağına karar vermek gibi lüksü gerçekleştirmiş, sonunu görerek seçimlerini yapmış biri. Hep bu bitmeyen hesaplar sayesinde aslında hayatı boyunca kaybetmediği mutluluğu risk almadan, belki bazen biraz daha geç, tekrar bulan biri.

Bu kafayla, kararlarımla ailemi, sevdiklerimi de üzdüm, belki üzüyorum da hâlâ. Bakıyorum yavaş yavaş onlar da beni böyle kabul etmeye başladı. Hem seviniyorum, hem onlardan özür diliyorum. İnsanı en çok sevdiği, insan en çok sevdiğini incitirmiş. Benimkisi çok düşünmekten, çok hesaplamaktan işte. Sakınan göze çöp batar derler ya. Umarım anlayışla karşılarlar. Dünyada kaybetmediğimiz mutluluğu birlikte tekrar bulmaya devam ederiz…